Dinin Toplum Üzerindeki Etkisi Nedir

Dinin Toplum Üzerindeki Etkisi Nedir

Toplumsal hayatta önemli yer tutan inançlar, sosyal yaşamla ilgili bir takım kurallar koyarak sosyal yapı üzerinde etkili olurlar.

Hatta geleneksel toplumlarda ekonomik, siyasal ve sosyal kurumlar ile kültürel normların özünü, din oluştururdu. Klan, komşuluk ve millet gibi aile de dinin toplumda taşıyıcısıdır. Aileyi etkisi altına alan din, buna bağlı olarak evlenme ve boşanmaya belirli bir yön vermektedir. Aile içerisinde gözlerini açan çocuk, ilk eğitimini burada almaya başlar.

Sonra aile, eğitim görevini yavaş yavaş okul ve sosyal çevreye bırakır. Dinin aile üzerindeki bu etkinliği, ilkellerde daha fazladır. Aile reisi olan baba, aynı zamanda kült birliğinin de başkanlığını yapardı. Ahlaki değerlere büyük önem veren dinler, bu konuda çok kapsamlı kurallar getirmişler- dir. Bu yüzden hukuk ve ahlakın dini mezheplerden esinlenerek otaya çıktığını iddia eden görüşlere de rastlanmaktadır.

Örf ve adetlerin de din ile yakın münasebeti vardır. İlkel insanlar, bazı şeylere dokunmayı tehlikeli kabul ederek tabu haline getirmişlerdir. Tabu halini almış yerler ve kişilerle temasta bulunmak yasaktır. Bazı günlerin uğurlu veya uğursuz görülmesini bu anlamda değerlen- dirmek gerekir. Bilgiseven bu bağlantıya işaretle “örf ve adetlerin her cemiyette dinin tesiri altında şekillendiğini inkâr etmek ise sosyolojik körlüktür.”demektedir. Öte yandan, dinî tören ve ibadetlerin belirli zamanlarda yapılmış olması, takvimi zorunlu hale getirmiş ve astronomi biliminin doğuşunda etkili olmuştur. Sanatla yakın ilişkisi olan din, mimariyi, mûsikiyi ve şiiri zenginleştirmiştir. Zaten bazı sanat dalları, dinî isimle anılır.

İslam sanatı ve Hristiyanlık sanatı gibi. Dinî inanç ve düşünceler, toplumların sanat anlayışlarına etkide bulunurlar. Örnek olarak, İslam’da resim ve heykelin iyi karşılanmaması veya en azından tartışma konusu olması, bu toplumun çinî, minyatür, hat sanatı, tezhip vb. diğer sanat dallarına yönelmelerine neden olmuştur. Mısır pramitleri, Yunan trajedileri, Mevlana’nın Mesnevisi, Süleyman Çelebi’nin Mevlid adlı eseri dinî düşüncenin ortaya çıkardığı sanat eserleridir.

Şüphesiz inançların devletler üzerinde de aktif rolleri vardır. Özellikle tekâmül etmiş dinler, mülkiyet şekillerinin gelişmesine ve büyük devletlerin kurulmasına katkıda bulunurlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasından önce, bu yörelere dervişler gelerek dinî cemaatler oluşturmuşlar, tarım ve hayvancılıkla uğraşmışlardır.

Tüm bunların Osmanlı İmaparatorluğu’nun kuruluşunda önemli rolü olmuştur. Tarihte teokratik veya yarı teokratik devletler kurulmuştur. Bilahare devletle- rin dinle bağlantısı kesilerek bağımsız hale getirilmesi yönünde çalışmalar yapılmıştır. Fakat devlet fonksiyonunu icra ederken en büyük desteğini yine dinden almıştır. Çünkü devlet için önem taşıyan askerlik yapmayı, vergi vermeyi, başkasının hakkına saygılı olmayı kutsal kabul etmek, dinin insanlara telkin ettiği tutum ve davranışlardır.

Ayrıca devletin farklı uluslardan oluştuğu durumlarda dine çok büyük görevler düşmektedir. Nitekim Wach, dinin devlet üzerindeki etkisini şöyle ifade etmektedir. “Din, çok çeşitli biçimlerde devleti hukuk, fiiliyat, şekil ve muhteva bakımından etkiler ve yönlendirir. İlkel kavimlerde hükümdar ilahlara, rûhanî krallara, aziz liderlere tanık olmaktayız.” Dinin bu yönlü etkisi, Peru’da ve eski Mısır’da görülmüştür.

Dinler toplumların kültürü üzerinde de büyük bir etki oluştururlar. Özellikle ilkel toplumlarda din, kültürü tümüyle etkiler ve şekillendirir. Mesela bayramlar, ekonomik anlaşmalar ve çeşitli sportif çalışmalar, hep dinî bir düşünceden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlara rağmen kültürü, tamamen dinin bir unsuru olarak kabul etmek, hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü dinin, kültürü aşan ilahî bir boyutu vardır. Bu farklılık dini, kültürün öteki unsurlarından ayırır.

Freyer, dinin ekonomi, hukuk, sanat, bilim ve eğitim gibi kültürün birer alanı şeklinde değerlendirilemeyeceğini, bunlardan farklı olarak dinin kuşatıcı bir yönünün bulunduğuna parmak basmakta ve şöyle demektedir: “Netice itibariyle din, kültürün kendisinden ayrılması veya tecrid edilmesi kabil olan bir cüzü değildir. Belki o, zihniyetiyle bütün kültür sahasına nüfuz etmiş bulunmaktadır. Sırf dünyevi davranışlarından dahi bir kimsenin dindar olup olmadığını, hatta hangi dine mensup olduğunu anlamak kabildir. Dinine bağlı bir budistin, iktisat, san’at ve ilh hadiselerine karşı tutumu, ister istemez bir müslüman veya hristiyanınkinden farklıdır”44 Din, hukuk, sanat, devlet, aile kurumlarında olduğu gibi ekonomik hayat üzerinde de son derece belirleyici bir tesire sahiptir. Tüm sosyal alanları kuşatan dinin dünya ve mülkiyet karşısında takındığı tavır, ekonomik faaliyetlerde önemli yer tutar.

Din ve kapitalizm arasında bir ilgi kurmaya çalışan M. Weber bilindiği gibi, dinsel fikirlerin kapitalist gelişmeyi ne ölçüde etkilediğini araştırmıştır. Reformasyon hareketi sonucu bağımsızlığına kavuşan Hristiyanlık, özellikle bunun belli bazı türleri, diğer dinlere kıyasla kapitalizmin gelişmesi için daha elverişli olduğu görüşünü savunmaktadır. Ona göre yeni Protestan mezhebindeki değer ve inançlar, toplumu kapitalist bir aşamaya götürmede olumlu bir ortam sağlamıştır. Ayrıca ekonomik nedenlerle oluşturulan dernek, klüp ve meslekî kuruluşlar ile çoğunlukla siyasi amaçlarla kurulan uluslararası örgütlerin ortaya çıkışında ve işleyişinde dinî düşüncenin önemli rolünün olduğu bir gerçektir.

Din, köy, şehir ve bölgeler üzerinde de etkili olmakta, bunların gerek meydana gelmesinde, gerekse büyümesinde önemli bir yer tutmaktadır. Genel olarak insanların ortak bir kült etrafında toplanmasıyla oluşan bu yerler, zamanla daha da büyüyerek kutsal merkezler (Mekke, Roma vb.) halini almıştır. Bu merkezler, bilahare ülkenin diğer büyük yerleşim yerleri ile rekabet edecek duruma gelmişlerdir.

Fertlerin inanç ve tutumlarının da din ile çok yakın bir ilişki içinde olduğu görülmüştür. Örnek olarak Carlson (1934) yaptığı araştırmada üniversite öğrencilerinin çeşitli sosyal konulara ait görüşlerinin oluşumunda dinin önemli yer tuttuğunu tesbit etmiştir. Aile, oymak, kabile, boy ve millet gibi doğal birlikler, gerek zihniyet ve gerekse toplumsal örgütlenme yönünden dinin etkisi altındadırlar. Weber de dinin “zihniyet oluşumuna katkıda bulunan tarihi, coğrafi pek çok iç ve dış etkenlerden sadece bir tanesi” olduğuna işaret etmektedir. Dinlerin dünyaya karşı takındıkları zihniyet, mensuplarının tüm soyal hayatını yakından ilgilendirmektedir. Örnek olarak, eski İran dini Zerdüştlük mülk edinmeye büyük önem vermekte ve zenginliği fakirlikten üstün tutmaktadır. Buna karşılık Budizm, dünyayı bir hayal alemi ve ilahi gerçekleri görmeye bir engel olarak nitelendirmektedir.

Dinin başlıca fonksiyonlarından biri, sosyal kontrol aracı olarak toplumda bütünleşmeye büyük katkıda bulunmasıdır. Bir kısım davranışları kutsallık fikri ile desteklerken bazı hareketleri de günah kabul ederek yapılmasına engel olur. Böylece bireylerin her çeşit tavırlarının ilgili toplumun değer yargılarına uygun olmasını temin eder.

Ayrıca topluca yapılan dinî ayin ve törenler, bireyler arasında toplumsal dayanışma ve kaynaşmayı kuvvetlendirir. “Grup ruhu” oluşturarak ortak duygu ve düşüncelerin oluşmasına katkıda bulunur. Böylece din, toplumda istikrarı ve devamı sağlamış olur. Bireylerde sabır, feragat, ümit ve mücadele ruhunu geliştiren din, her çeşit bencilliğe karşı koyar. Bütün bu niteliklerini gözönüne alarak F. Bacon din için “toplumun en kuvvetli zinciri” demektedir. Nitekim, Berger de dinin insanlık tarihi boyunca anomiye karşı en etkili siperlerden biri olduğunu ileri sürer.

Bunun yanı sıra suçluluk duygusunun gerek ortaya çıkmasında ve gerek bastırılmasında din kuvvetli bir etken olarak kendini gösterir. Diğer yandan ölüm korku ve kaygısıyla baş etmede dinî inancın mühim bir rolü vardır. Bunlarla birlikte dinî duygu ve düşünceler, insanlar arası ilişkilerde tezahür eden ahlâki sorunların çözümünde rehberlik edebilirler; özellikle ruh ve beden sağlığının korunmasında derin bir etkiye sahiptirler.

Dinî inanç ve uygulamaların bireyin yaşam kalitesi ile olan ilişkisi, din psikologlarının ilgi duyduğu konuların başında yer almıştır. Bu nedenle Türkiye’de ve Batı ülkelerinde bu amaçla birçok araştırma gerçekleştirilmiştir. Yaşam kalitesinin başında şüphesiz mutluluk gelmektedir. İnsanların mutluluk ve huzurunu temin etme çabası, genelde dinlerin ortak hedefleri arasında yer alır. Bu yüzden her dinin kendine göre bir takım ibadet ve ritüelleri vardır.

Genelde ibadet ve dinî uygulamaları yerine getiren bireylerin diğerlerine kıyasla daha tatminkâr oldukları tesbit edilmiştir. Bilhassa yaşlılık dönemlerinde görülen yalnızlık ve sosyal hayattan soyutlanma problemine, dinî pratikleri yerine getirmenin oldukça önemli katkısının olduğu müşahede edilmiştir. Çünkü toplu yapılan ibadet ve ritüeller, insanları trans haline getirerek ortak bir duygunun oluşumuna zemin hazırlar. Böylece toplumsal dayanışma, karşılıklı destek ve güven ortamı sağlanmış olur. Nitekim Avusturalya’da gerçekleştirilen bir araştırmada (Kaldor,1994), katılanların %24’ü gibi bir bölümü, en yakın arkadaşlarının, dindaşları arasında bulunduğunu belirtmişlerdir. Aynı araştırma sonucuna göre kişilerin, yakın arkadaşlarını kendi dindaşları arsından seçtikleri görülmüştür(%46). Ayrıca dinlerde öldükten sonra dirilmeye ve ahiret hayatına inanç,bireylerin kendilerini daha mutlu hissetmelerinde etkili bir faktör olduğu, araştırmaların diğer bir sonucudur.

Öbür yandan dinî hayat ile bireyin sağlığı arasında bir ilişkinin olup olmadığını test etmek maksadıyla da çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu çalışmalara göre, ibadetlere katılım düzeyleri yüksek bulunan kişiler arasında kalp hastalıklarından kaynaklanan ölümler ile sindirim ve solunum sistemine ilişkin kanser oranlarının daha az olduğu görülmüştür. Çünkü dini gelenekler kişinin beslenme alışkanlığı üzerinde etkisini gösterdiği gibi, dua ve ibadetler de olumlu duygu ve düşün- celer vasıtasıyla bağışıklık sistemini harekete geçirmekte ve her türlü olumsuzluk karşısında bünyeyi korumaktadır. Benzer bir ilişki, dinî inançla alkol ve uyuşturucu kullanımı arasında da görülmektedir. Farklı bir söyleyişle, bireyin dini inançları güçlendikçe alkol ve uyuşturucu bağımlılığı azalmaktadır.

Dini inanç ve düşünce ile sevgi arasında da bir ilişki vardır. Genelde bütün dinler, insanlara sevgi başta olmak üzere hoşgörülü olmak, affedicilik, yardımseverlik, dürüstlük, cömertlik vb. gibi güzel hasletleri aşılamaya çalışır. Çünkü bu tür davranışlar, dindar olmanın da en başta gelen göstergeleri olarak kabul edilir. Nitekim insanların psikolojik temel istekleri sıralanırken sevgi ve aidiyet ihtiyacının başta geldiği anlaşılmıştır (Maslow,1970). Aile ve arkadaş grupları, sevgiye duyulan ihtiyacı kısmen karşılasa da bunun yeterli olduğunu söyleme imkânımız yoktur. Çünkü sağlıklı bir kişilik ancak, ”karşılıksız, içten sevgi ve şefkat”le sağlanabilir (Rogers,1951).Daha da ötesi, yeterince okşanıp sevilmeyen çocuklarda gelişim bozukluklarının ortaya çıktığı görülmüştür.

Yorum yapın