Kent ve Sapma – Kentlerin Güvenlik Sorunu – Suç İlişkileri

Kent ve Sapma – Kentlerin Güvenlik Sorunu – Suç İlişkileri

Kent ve suç ilişkisi oldukça eskiye dayanır. Kalabalık ve heterojen nüfus yapısı, farklı kimliklerin varlığı, toplumsal denetimin zayıflığı, ekonomik ve mali kaynakların zenginliği kentleri suç işlemek için uygun alanlar hâline getirmektedir.

Modern toplumlarda kentlerin güvenlik sorunu kamu oyunu giderek daha çok meşgul etmektedir. Kapkaç, gasp, cinsel taciz, cinayet gibi günlük yaşamda etkisi daha derinden hissedilen suçlardaki artış, toplumda tedirginliği artırmaktadır.

Bir toplumsal sorun olarak suç kamusal, siyasal ve akademik ilginin odağında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir.
Bir toplumsal sorun olarak suç kamusal, siyasal ve akademik ilginin odağında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir.

Kentleşmenin sağlıksız oluşu, kentleşme sürecinde iç göçün belirleyici rolü, büyük kentlerin orta ve küçük kentlere göre artan kentsel nüfustan daha fazla pay alması, küreselleşmenin kentler üzerinde neden olduğu olumlu ve olumsuz etkiler gibi kentsel dinamiklerin, suç üzerinde kaçınılmaz etkileri bulunmaktadır.

Kırsal yaşamda olmayan uzmanlaşma, iş bölümü, kitlesel üretim ve tüketim, yoğun ulaşım ve iletişim gereksinimi kente özgü yeni davranış biçimlerini zorunlu kılar. Kentlileşmek, yalnızca bir kentte yaşamayı değil insanların davranışlarında, ilişkilerinde, değer yargılarında, yaşam biçimlerinde bir değişimi de anlatır. Kentleşme; nüfus üzerinde toplumsal denetimin azalmasına, aile kavramının doğasında ve görevinde değişmeye, özellikle gençler üzerinde suç sayılabilecek davranışlarda artışa, toplumsal ve coğrafi hareketlilik sayesinde umutlar ve olanaklar arasında derin bir uçurumun ortaya çıkmasına neden olur.

Kent karmaşık, iş bölümüne dayalı ve gelişmiş bir toplum düzenini simgeler. Kentin bu yapısı bir kişinin, diğer bir kişiyi yakından tanımasını zorlaştırır. Bu nedenle kurulan ilişkilerin niteliği, kırsal kesimden farklı olarak formel, yüzeysel ve geçicidir. Bu ilişki biçimi, toplumda kişiyi yalnızlığa, kayıtsızlığa ve güvensizliğe iter. Bu koşullar altında, rekabet ve resmî denetim mekanizmaları, daha eski dönemlerde, toplumu bir arada tutmada kendisine bel bağlanan dayanışmanın yerini almaktadır. Kent bireye daha fazla özgürlük verir. Bu özgürlüğün temelinde ise toplumsal denetimin zayıflaması yatar. Birey, bir yandan diğer bireylerin ya da yakın bağlar kurduğu kümelerin duygusal denetiminden belli bir derecede kurtulabilme ya da özgürlüğe kavuşabilme şansını elde ederken diğer yandan kendini ifade edebilmeyi, moralini ve bütünleşmiş bir toplumda bir arada yaşamanın vereceği katılma duygusunu yitirir.

1950’li yıllarda Amerika’da ırkçı ayrım devam ederken ulaşım araçlarında oturma önceliği de beyazlara aitti. Rosa Parks, bir otobüste yerini beyaz bir adama vermeyi reddedince tutuklandı.
Parks’ın eşit haklar için yaptığı bu davranış bugün ABD’de siyahilerin en önemli görevlere kadar gelebilmelerine imkân tanıyan gelişmelerin başlangıcı olarak görülmektedir.

Kent, hem nüfusun yoğunluğu hem de bu nüfusun heterojen yapısı nedeniyle denetlenmesi çok daha zor bir alandır. Köyden kente gelmiş olanlar için kent; köydeki dayanışmanın olmadığı, toplumsal ve ekonomik kaygıların derinleştiği, bu anlamda, savunma güdüsünün en üst düzeyde hissedildiği bir ortamdır. Köydeki davranışlar anlamını yitirirken göçmenler kentle bütünleşmenin sıkıntısını yaşar. Kentle bütünleşememenin temelinde ise barınma ve iş ihtiyaçlarının birer kentli gibi giderilmemesi yatmaktadır.

Kentin suç üzerindeki etkisi yalnızca toplumsal denetimin zayıflaması ve ilişkilerin yüzeysel duruma gelmesi ile sınırlı değildir. Kentsel alanlarda yaşanan çevre kirliliği, yoğun trafik, ulaşım zorlukları, geçim kaygısı, işsizlik, yüksek hizmet maliyetleri, ekonomik bunalımlar gibi sorunların varlığı, kişinin psikolojisinde olumsuz etkilere neden olmakta; bu durum, şiddet eğilimini ve suç oranını artırmaktadır.

Kentte tüketimin özendirilmesi ve reklamların çekiciliği kişinin ruhsal dengesi üzerinde olumsuz etkiler yaratabilir. Tüketim ve reklam, kişi üzerinde devamlı bir baskı oluşturmaktadır. Belli bir nesneye sahip olma, belli bir yaşam biçimini sürdürme, mutluluğun hatta belki de insan onurunun zorunlu koşulu hâline gelir. Bu evrede tüketen ile tüketim dışı kalan arasında önemli bir uçurum oluşmakta, kentsel bölüşüm sorununa dayalı şiddet eğilimleri ağırlık kazanmaktadır.

Özellikle kentsel değişimlerin hızlı yaşandığı, nüfus artışının sağlıksız ve yoğun olduğu kentlerde insanlar daha gergin bir yapıya sahiptir. Bu konuda yapılan bir çalışmada, benzer kentler arasında nüfusun en hızlı arttığı yerleşim yerlerinde intihar, boşanma ve suç oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür.

Yorum yapın