Modernleşme, Küreselleşme ve Sosyoloji

Modernleşme, Küreselleşme ve Sosyoloji

Bütün bir 18. Yüzyıl ile erken 19. Yüzyıl insanlık ve düşünce tarihinde modernlik bağlamında tartışılır.

Sosyal bilimler ve ağırlıklı olarak sosyoloji kapitalist modernliğin yani modern dünya sisteminin ürünüdürler ve onun kavramsallaştırılma biçimlerinden bağımsız değildir (Kızılçelik, 2001: 71). Sosyal bilim dallarının isimleri de dahil olmak üzere, kavramsal anlamları da 19. Yüzyılda inşa edilen pozitivistik hakikat, gözlemlenebilir olgular ve bunların ilişkilerini yöneten yasalarla ilişkilendirilir olmuştur (Lee, 2000: 227).

Günümüze kadar modernliğin ne olduğuna dair çok söz söylenmiş be birçok yorum yapılmıştır. Bazı düşünürler modernliğin başlangıç dönemi olarak Amerika’nın bulunuşunu, bazıları Rönesans ve Reform hareketlerini, bazıları da modernliğin 16. ve 17. Yüzyılda oluşmaya başladığını ileri sürerler. Bunlar modernliğin, burjuvazinin ortaya çıkışıyla belirgin bir görünüm kazandığını iddia ederler. Bazıları ise modernliği teknik ve sanayi alanındaki gelişmelere bağlarlar.

Modernleşme kavramı batılı sosyal bilimciler tarafından bütün toplumların batı toplumlarına benzer aşamalardan geçecekleri anlayışından hareketle oluşturulmuş bir kavramdır. Bu süreç, tarihsel olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika geliştirilmiş olan toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemlere doğru bir değişme sürecidir. Bu kavramın temelinde akılcı ve pozitivist bir ruhun benimsenmesi fikri yatar.

Kelime, eski Latincedeki modernus kelimesinden alınmıştır. Modernus, modo’dan türetilmiş bir kelimedir. Modo ise, Latincedehemen şimdi” anlamına gelmektedir (Kongar, 1981: 218). Modernleşme kavramı önemli ölçüde toplumsal güdüleme ve düzenleme kavramlarını da beraberinde getirir. Giddens, “modernliğin ortaya çıkışı her şeyden önce modern ekonomik düzenin kapitalist ekonomi düzeninin ortaya çıkışıdır” der (Giddens ve Pierson, 2001: 85). Habermas’a göre ise, Hegel modernite konseptini tarihsel bağlamı içinde ilk kez yeni bir devre ait bir konsept olarak kullanmıştır.

Yeniçağ, modern çağdır (Habermas, 1995: 5). Kısacası, Amerika’nın keşfi, Rönesans, Reform ve kapitalizmin başlangıcı sık sık modernliğin kökenlerinin işareti olarak ele alınır. Bundan dolayı, modernlik dediğimiz şey, tarihin yeni bir dönemi olarak nitelendirilir; statik bir geçmişe ve geleceğe karşı çıkar, yenileşme ve çağdaşlaşmanın yükselişi süreci olarak yorumlanır. Bu büyük dönüşümler, 19. Yüzyıl uygarlığının aslında dört kurum üzerine kurulu olduğunu gösterir (Polanyi, 1986: 29)

  1. Bir yüzyıl boyunca büyük devletler arasında uzun ve yıpratıcı bir savaş çıkmasını engelleyen güç dengesi sitemi,
  2. Dünya ekonomisinin eşi görülmemiş bir şekilde organize olmasını sağlayan uluslararası altın standardı,
  3. Görülmemiş maddi refaha vesile olan kendi kurallarına göre işleyen piyasa düzeneği,
  4. Liberal devlet gerçeği.

İşte bu büyük dönüşüme karşılık gelen üç temel öğe vardır. Bunlar; ideolojiler, sosyal hareketler ve sosyal bilimler, özellikle de sosyoloji. 19. Yüzyıl üç büyük siyasal ideoloji; Muhafazakârlık, Liberalizm ve Sosyalizm/Marksizmi ortaya çıkartmıştır. Kapitalist dünya, üç politik ideoloji üretmiştir.

Muhafazakârlık rastlantısal değildir. 19.yüzyılda ortaya çıkan değişimin temposunu azaltmak, mümkün olan en yavaş değişim ritmini sağlamak, reformcuların ve devrimcilerin argümanlarına ve söylemlerine karşı çıkmak için aile, kilise, monarşi ve cemaat gibi yapıları korumak için geleneklere öncelik verilmiştir.

Normal değişimin doğal ideolojisi olduğunu söyleyen ve kendini muhafazakarlığın karşıtı  olarak konumlayan liberalizm ise, bilinçli bir şekilde normal değişime yardımcı olacak ve ona kanalize edecek ve kolaylaştıracak yasal reformların devlet tarafından yapılmasını öngören bir söylemi esas alır.

Üçüncü ideoloji ise sosyalizm/marksizm’dir. Genel hatlarıyla liberal ideolojinin temel öncülünü (ilerleme teorisini) kabul eder. Sosyalizmin özü tarihin akışını hızlandırmaktır. 19.yüzyılda ideolojilerle bağlantılı ikinci öğe, sosyal hareketlerdir. Kapitalist dünya ekonomisine başkaldırılar ve muhalefet hareketleri sistem karşıtı hareketlere dönüşmüşlerdir (Wallerstein, 1999: 34).

Özellikle 19.yüzyılda ortaya çıkan bu sistem karşıtı hareketlerin iki çeşidi olduğunu; bunların ise, toplumsal hareketler ve ulusal hareketler biçiminde somutlaştığını söyleyebiliriz. İşte sistem karşıtı bu hareketler, işçi sınıfının toplumsal hareketleri ve yoksun bırakılmış halkların ulusal hareketleridir. Bütün bu 19. Yüzyılda gerçekleşen ve değişime karşı tavır takınmak bu değişim ve dönüşümün yarattığı kaotik durumu aşmak, toplumsalı yeniden yapılandırmak ve restore etmek için sosyal bilimlere yine özellikle de sosyolojiye ihtiyaç duyulmuştur. Sosyal dünyanın daha iyi işlemesini sağlamak, neyin nasıl yapıldığını önermek için sosyal alanın ve toplumsalın nasıl işlediğini bilmek ve onu kavramak için de teorileştirmek gerekir. Bilime olan inanç, sadece epistemolojik bir konu olmanın ötesinde, politik bir olgudur da.

Kapitalist dünya ekonomisinin egemen ideolojisi olması nedeniyle, liberalizm, sosyal bilimlerle

ilişki kurmada daha etkin olmuştur. Başat paradigma olarak liberalizm, sosyal bilimlerin ve sosyolojinin kurumsallaşmasında daha öne çıkmıştır. Kapitalizmin erken dönem mantığı ile sosyolojinin ortaya çıkış gerekçeleri örtüşür. Burada önemli olan diğer disiplinler* ise, ekonomi ve politika bilimidir( Wallerstein, 2000: 236). Bu üç disiplin de (ekonomi, politika bilimi ve sosyoloji) ampirik araştırmaya dayalı evrenselleştirici bilimler olarak kendilerine bağlı güçlü uygulamalı bilim bileşkesiyle birlikte gelişmiştir. 19.yüzyılda bu üç disipline ilişkin üç önemli saptama yapılabilir (Wallerstein, 1997: 32-32);

  1. Bu üç disiplin de tarihi ampirik olarak öncelikle ve yalnızca kapitalist dünya ekonomisinin merkez ülkeleri yani küresel güçler ile
  2. Bu disiplinlerdeki tüm akademisyenler, sadece kendi toplumlarını ilgilendiren ampirik malzeme üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmaktaydı.
  3. Yasa koyan (nomotetik) disiplin olarak her üç disiplin de insan eylemleri ve davranışlarını açıklayan yasaların keşfedilmesi olduğunu ileri sürmesine karşın çalışmaları ampirik ve somut bir temele dayanmaktaydı.

Sosyal bilimlerin mirasçısı olarak nitelene sosyolojiyi (Scheuch, 2001: 589-611) bu bağlamda ele aldığımızda batıdan bağımsız olarak iki büyük devrimin yol açtığı toplumsal dönüşümleri ve sorunları anlamaya ve oluşan toplumsal düzenin çelişkili alanlarını örtbas etmeye, gizlemeye yönelik inşa edilmiş olduğunu da söyleyebiliriz. Sosyoloji, kapitalist dünya ekonomisini yönlendiren burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına uygun bir şekilde oluşturulmuş toplumsal düzenekleri ve yapıları meşrulaştırır. Burjuva sınıf yönelimli toplumsal düzeni esas alır.

Sosyoloji biliminin isim babası Auguste Comte, sosyoloji teorisini (pozitivist sosyolojiyi) statik üzerine inşa eder. Hatta Comte, “güçlü bir yetkeye boyun eğişin en yüksek güvenlik düzeyini sağladığını” ileri sürer (Marcuse, 1989: 283). Sosyolojinin doğuşunda metodolojisini pozitivizme dayandırması toplumda da tıplı doğa benzeri yasaların bulunduğu ilkesini benimsemesi aslında toplumun yapısal kurumsal ve kamusal işleyiş tarzının ve örgüsünün değişmezliğine gönderme yapar. Böylece sosyolojinin ortaya çıkış bağlamı ve tarihsel gelişim süreci içinde egemen sınıf ve status quo’yu eş deyişle var olan yapılanma ve odaklanmayı koruyucu işlevlerle yüklü bir ideolojidir. Sosyolojinin sürekli bir biçimde bir şeylere bir işe yaraması talep edilir; özellikle her zaman için sosyolojinin iktidara hizmet etmesi beklenir ve istenir (Bourdieu, 1995: 105) Wallestein’in ifadesiyle tarihsel sosyal bilimler kapitalist dünya ekonomisinin ideolojik üst yapısının güncelleştirilmesini temsil eder ve

tarihsel sistemi (burjuvazi) meşrulaştırmanın daha etkili bir mekanizması olarak bir üst yapı sunar. Bu dönemde batı, değişmeyen toplumların, sistemlerin ve geleneklerin betimlenmesi; böylelikle, öteki dünyanın, yani değişmenin normalliğinin gerçekleşmediği toplumların nasıl uygarlaştırılabileceğinin anlaşılmasını içerecek yeni sosyal bilimler icat ettiler: Antropoloji ve Oryantalizm.

Bu iki bilim dalı, batının batı dışı toplumları tahakküm altına alma anlayışı bağlamında söz konusu toplumların tarihselliğine yapı ve işleyişlerine ilişkin veri ve bilgi edinme amacıyla inşa edilen yeni sosyal bilim formasyonlarıdır. Yazılı kültüre sahip olmayan ilkel toplumların incelenmesi, antropolojinin konusu iken, yazılı kültürü olan (Çin, Hindistan ve Arap coğrafyası) donmuş/hareketsizleşmiş halkların incelenmesi ise, oryantalizmin konusudur. Sezer’e göre (Kızılçelik, 2000: 77-83) tarihsel süreç içerisinde kendisini her zaman üst sayan dolayısıyla batı dışı toplumları barbar, ilkel, az gelişmiş olarak etiketleyen batı, batı toplumlarını incelemek için sosyolojiyi; batı dışı toplumları ve uygarlıkları inceleyen, yani ilkelliğin bilimi olarak da antropolojiyi ya da etnografyayı kullanır.

Sosyal bilimler, Avrupa’nın sorunlarına yanıt olarak Avrupa’nın bütün dünya sistemine hükmettiği tarihsel bir noktada ortaya çıkmış ve söz konusu ülkelerin, yani Almanya, Fransa, Büyük Britanya, İtalya ve ABD’nin sosyal gerçekliğini betimleme sorumluluğunu üstlenmiştir (Gulbenkien, 1998: 26). Her sosyolojik çözümleme, tarihsel kavrayış genişliği, tarihsel bir bakışı ve tarihsel malzemenin tam yoğun ve hatta muazzam kullanımını gerektirir (Skocpal, 1999: 1). Sosyolojik inceleme farklı bağlamlara oturtulsa  da tarihsel ve kapsamlı bir kavrayış ve tarihsel malzemenin yoğun kullanışı üzerine inşa edilmiştir. Bloch’un dediği gibi, “bugüne anlamak geçmişi bilmekten geçer” (Bloch, 1983: 96). Eğer sosyoloji tarihten kopmuşsa ve insan konu ve sorunlarına tarihsel bir düşünüş ile yaklaşmazsa günümüz araştırmalarına yön verecek olan sorunları gereği gibi anlayamaz ve temellendiremez (Ergün, 1982: 13). Sosyolog, kendi yaşadığı toplumun tarihi ve gerekse dünya tarihinde yeterli bilgiye sahip olmak durumundadır. Ancak böyle yaparsa bir yığın sahte problemden kurtulabilir; faydasız bilgi yığmaktan uzaklaşabilir (Meriç, 1991: 110-111).

Metedolojik yönden doğa bilimlerini model alan sosyoloji evrenselci biçimde vaaz edildiği haliyle üç beklenti yaratmıştır. Bu durum, kamu politikası analizi için de benzerdir ve önemlidir.

  1. Öngörüde bulunma beklentisi: Comte, öngörüyü bilimsel aktivitenin temeline koyarak onun işlevlerine özel bir anlam atfeder. Kendi ifadesiyle “öngörmek üzere görmek, asıl bilimin kalıcı ayırt edici özelliği ”
  2. Müdahale edebilme beklentisi: doğa bilimlerinde araştırma problemleri inceleme konusu durumundaki nesnelerin görüşleri alınmadan çözülürken, sosyal bilimcilerin incelediği insan toplulukları ve halklar, görüşlerinin alınıp alınmaması hususunda genel bir eğilim olarak araştırmacılar ile daha fazla tartışırlar.
  3. Bir ve iki seçeneklerinin dayandırıldığı hassas ölçümler yapabilme beklentisi: sosyolojinin pozitivist paradigması araştırmacının incelediği nesneyi ya da problematik durumu sosyali değişkenlere indirgeyip ölçmeyi temele koyar. Bugün sosyolojinin metodolojik krizine pozitivizm ile yorumsamacılığın birlikte yeniden düşünülmesi, uzlaştırılması (bütünleşik metodoloji) gerektirir. Ayrıca, sosyolojide nesnellik eleştirisi de yeni bir şey değildir. Dilthey, Windelband ve Rickert ile başlayan tartışma, Gadamer ile devam etmiştir. Gademer’e göre, sosyal bilimlerde nesnellik geçerli değildir. Hatta onun (nesnelliğin) bir kuruntu olduğunu ileriye sürer (Gadamer, 1990: 99).

Aynı zamanda Frankfurt Okulu’nun ünlü teorisyenlerinden Adorno da nesnellik konusunu eleştirmiştir. Nesnellik anlayışı, düşünce ile gerçeklik arasına koyduğu mesafeyi daraltmaktadır. Adorno, nesnellik kültürünü yoğun bir biçimde eleştirir; nesnellik ile birlikte bilginin  kişisizleştirildiğini/kimliksizleştirildiğini

vurgular (Adorno, 1998: 72). Sosyologlar küreselleşme ile ilgili konulara (post-modernizm, çok-kültürcülük, çok-etniklik, yerellik, yerelleşme, dinsellik, yeni dünya düzeni ve neo-liberalizm) 1980’lerden sonra öne çıkmış ve sosyoloji küresel durumun haritasının çıkartılmasında (Robertson, 1999: 85-102) etkin rol üstlenmiştir. Sosyologların çoğu, küreselleşmenin sosyolojisine odaklanmışlardır. Bu durum, sosyolojinin küreselleşmesini belirginleştirmiştir. Sosyolojinin küreselleşmesine ilişkin iki görüş öne çıkmaktadır:

  1. Sosyolojik kavramlara küresel içerik kazandırılması, yeni sosyolojik kavramların icadı (küresel toplum, küresel bütünleşme, küresel terörizm, küresel köy )
  2. Küreselleşme ile ilişkili olarak sosyoloji tarihinin yeniden inşası (Albrow, 1990: 6-8) küreselleşme konusu sosyoloji tarihi ile ilişkilendirilerek beş aşamalı biçimde analiz edilmiştir.

Sosyolojik kavramların başına küresel kavramının eklenmesi tartışmalıdır. Küresel köy, mülteciler için ne kadar gerçektir? Küresel terör Yeni Zelanda için ne ifade eder? Önemli olan dünya sorunlarından ve ülke sorunlarından haberdar olmak değil, bütün bu sorunlar karşısında bütün insanların bilinçli  bir  biçimde hareket etmesi ve kolektif tavır takınmasıdır.

Yorum yapın