Dini Tecrübenin Anlatılmaları

Din olayları gözden geçirilecek olursa, Dini Tecrübeyi tam olarak açıklamak üzere sürekli ve az çok başarılı bir çabanın harcandığı göze çarpar.

Gelenek ve görenek, evrim ve devrim, reform ve rönesans gibi sözler hu alanda verilen bitmez tükenmez savaşın çeşitli evrelerini  gösterir.  Bu  arada, dini şekillerle sanat, hukuk ve ekonomi faaliyetleri arasında görülen benzerlikte ilgi çekicidir. Şimdilik sınır ve amaç dışına taşmadan yalnızca şu soruları cevaplandırmakla yetinilebilir:

Dinin niteliği nedir? Heyecan, düşünce ve iradenin din olayındaki  yeri  ve payı neden ibarettir?

Bu konularda tek yönlü görüşler eksik değildir. Heyecan, düşünce ve irade zaman zaman dini tecrübenin özü gibi alınmıştı. Dinin psikolojik niteliğini ayrıntılı olarak belirtmeden önce herhangi bir tanımın, olaylardaki karmaşıklığı göz önünde tutması lüzumuna işaret etmek gerekir.  Düşüncenin dine büsbütün yabancı olduğunu ileri süren Schliermacher iddiasında haksızdır. Bununla beraber, dinin aslında düşünceye dayandığını, düşünceden çıktığını ve yalnızca düşünceden ibaret olduğunu savunmak pek güç olduğu gibi onu içgüdü ve gidişlerimizle aynı saymak ta mümkün değildir.

Şüphesiz tek yönlü de olsa dinin niteliği üzerindeki görüşlerin her birinde bir parça geçerlik ve gerçeklik payı vardır. Her biri gerçeğin bir yönünü aydınlatır. Fakat hiç birini din olaylarının tümünü kaplayan bir ilke gibi ele almak doğru olmaz. Genel olarak hunlar, din konusundaki başka görüşleri küçümsemek hevesinden ileri gelir. Dinde duyu ve güdüye önem verilmesi zihniyetciliğin (intellectualisme) eseridir. Oysa ki dinin düşünce ile aynı şey sayılması onda akla sığmayan ve akıl dışı kalan (irrationalisme) unsurları hiçe saymak olur. Kutsalın tecrübesi diye tanımlanan dini tecrübe çeşitli anlatım şekillerine bürünmüştür.

İman ve ibadet konularında çok şeyler yazılmıştır. Bunları incelerken akla şu sorular gelir:

“Dini tecrübenin teorik anlatımı olan imanla, pratik anlatımı olan ibadet (tapınma) ten acaba hangisi daha önemli ve önceldir ?”

Ve yine

“Efsane ve tören, iman ve amel, itikat ve ibadet arasındaki karşılıklı münasebetler nelerdir?”

Bilimsel alanda bu konularda hir çözüm yolu bulmak çok güçtür. İslam dünyası ameller niyetlere göre değerlendirilir ilkesiyle niyete ve dolayısıyla iman konusuna önem vermektedir.  Hıristiyanlığın protestan kollarında da dini tecrübenin bu sübjektif yönü geçerliktedir. Fakat bilimsel-alanda kaldığımız sürece en akla yatan görüş imanla ibadeti sıkıca birbirine bağlı sayan ve bunlardan hiçbirine öncelik ve üstünlük tanımayan görüştür. Hiç bir tapınma (ibadet) yoktur ki onda bir parça tanrısal düşünüş ve inanış olmasın ve yine hiçbir dini inanış ve görev yoktur ki orada biraz tapınma eylemi bulunmasın. Schelerle birlikte denebilir ki: İman, tapınmadan öncel değil, yalnız gelişmesi için tapınma aracından yararlanır.  Bununla beraber din olayı temelinde, zihni ve ruhi bir olaydır; fakat tek yönlü ruhi bir olay değil, ruhi-fiziki (psycho-physique) nitelikte bir olaydı;

İlginizi Çekebilecek Konular

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir